Falih Rıfkı Atay -Çankaya'Atatürk Hakkında Herşey

0 yorum

Falih Rıfkı Atay -Çankaya'


Atatürk Hakkında Herşey Öğrenmek İstiyorsanız Bir Koyu Kemalist Yazarın Bu Kitabı Tam Size Göre.....

Neron Roma'yı Yaktırmışmıydı?

0 yorum

Sahiden Neron Romayı yaktırmışmıydı?Yoksa buda Tarih efsanesinin küllerinden mi ibaret idir.
Tamam Neron öyle hırlı biri değildir ama pek akıllıda icraatları da vardır.Mesela ekonomik kriz sırasında evsiz barksız kalan garibanlara barınaklar inşa ettirmiş buğday fiyatlarını düşürmüş taşradan Roma'ya gıda maddesi getirterek şehir ahalisinin aç kalmasını engellemiş.
16 Temmuz 64 gecesi aniden bazı eşya ambarlarından çıkan ve rüzgarın etkisiyle kısa zamanda bütün şehri saran ünlü Roma yangını tamı tamına bir hafta devam etmiş ve önüne ne gelirse silip süpürmüştür.
Gelin görün ki bu yangın çıktığı vakit Neron bırakın sarayın kulesine çıkıp keyifle keman çalmayı Roma şehrinden tam 30 ya da 50 mil uzaklıktan bulunan Antiumda villasında keyif çatıyordu.
Kendisine yangın haberi verilince imparator yangından zarar gören plebleri (roma'da 2.sınıf insnalar)kendi yanına saraya almıştı.
İmparator neron bu yangın değil ama gerçekten bazı yerleri yaktırmıştı.
Roma'yı yeniden imar etmek en büyük arzusuydu.Bu yüzden çö olan ,boş olan arazileri yaktırıp ve daha da boşalacak alanaları geniş yollar yaptırmaktı.
Neronun Romayı yakma efsanesi yalanıda bundan ibarettir


Kaynaklar-Mustafa Armağan

İnönüyü Hitlere Benzeten Yine Kendileriydi!

0 yorum

İstiklal Savaşı yıllarında İstanbul'a gazeteci kimliğiyle gelmiş olan Nobel Ödüllü yazar Ernest Hemingway, "Mustafa Kemal'in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa'nın da kimselerin hatırlamayacağı bir yüzü var." gözleminde bulunur.

Ünlü romancı bu sözleri söylerken, herhalde İnönü'nün 90 küsur yıl sonra dahi manşetlerden inmemeyi başaracağına ihtimal veremezdi.

Ancak İnönü öylesine bir kapalı kutudur ki, korkarım tam olarak açılmasına 21. yüzyılın ilk yarısının bile nefesi yetmeyecektir.

Başbakanken eleştirilemezdi. Cumhurbaşkanıyken hiç eleştirilemedi. 1950'de Demokrat Parti'ye iktidarı eski defterleri açmama şartıyla devrettiği için eleştiriden yırttı. 27 Mayıs'ta yeniden kutsandığı için kimse yan bakamadı...

Velhasıl, kapanmamış bir hesap var ortada. O kadar ki, İnönü'nün fiilen yaklaşık 50 yıl (
30 yılı bizzat, 20 yılı da el altından) süren baş döndürücü uzunluktaki iktidar devrinin yeni yeni çözülmeye başladığını söyleyebiliriz.

Mesela onun Amerikan mandacısı olduğunu henüz tartışmadık.
Kâzım Karabekir'in "İstiklal Harbimiz" adlı kitabına aldığı bir mektup, Atatürk Samsun'a çıktıktan çok sonra bile İnönü'nün Amerikan mandacısı olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Tarih: 27 Ağustos 1919. Albay İsmet şöyle yazıyor İstanbul'dan Erzurum'a:

"
Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim.Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika'nın murakabesine tevdi [denetimine emanet] etmek, yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir."

Ancak Karabekir Paşa'nın mektubu yorumlayışı daha da çarpıcıdır. Ona göre bu mektupta bir düşünce (
mülahaza) değil, bir "ruhî hastalık" dile gelmiştir. Arkasından İnönü için "müstebid (despot) ruh" ve "hâris (hırslı) dimağ" tabirlerini kullanır.

Atatürk'ün yerine Çankaya Köşkü'ne çıkınca ilk işinin, Bakanlar Kurulu'nun dış görünüşüne çekidüzen vermek olduğunu biliyoruz. "
Cumhuriyet" Gazetesi'nin eski sahibi Nadir Nadi, "Perde Aralığından" adlı anılarında Milli Şef'in, bir ara bakanların, hatta Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun bıyıklarına taktığını ve kestirmeleri için baskı yaptığını söylüyor. Zekeriya Sertel'in hatıratında ise şu keskin nota rastlıyoruz:

"
İnönü Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü artırdı. "Tek millet, tek parti, tek şef" diye bir sistem kurdu. [Bu, Hitler'in Almanya için bulduğu slogandı- M.A.] Millet o demekti, parti demek o demekti."

Milli Şef'in demokrasi anlayışını buradan ölçüp biçebilirsiniz aslında ama Hitler'e duyduğu teveccüh, onu çok daha ileri noktalara taşımıştır.

16 Nisan 1939 tarihli gazetelerde ilginç bir haberle karşılaşıyoruz. Bir grup fötr şapkalı ve takım elbiseli (
çoğu) bakan ve milletvekilinden oluşan bir grup "elçi", Sirkeci Garı'nda gazetecilere poz vermişlerdir. Bunlar sırasıyla Bayındırlık Bakanı Ali Fuad Cebesoy, emekli General Pertev Demirhan, Genelkurmay 2. Başkanı Asım Gündüz, o tarihlerde milletvekili yapılmış üç gazeteci, Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın ve Necmettin Sadak'tır. Ne için gitmektedirler biliyor musunuz? Hitler'in 50. yaş gününü kutlamak üzere. Tabii Milli Şefimizin tebrik ve selamıyla! Nitekim Hitler, heyeti yarım saatliğine kabul etmiş ve Milli Şef'e samimi teşekkürlerini bildirmiştir.
(1941'e geldiğimizde 15 Mayıs'ta Hitler'in Milli Şef'e "dostane bir mesaj" gönderdiği haberini manşetten okuruz.
21 Haziran'da ise "Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler" haberi vardır.
)


1941'e geldiğimizde 15 Mayıs'ta
Hitler'in Milli Şef'e "dostane bir mesaj" gönderdiği haberini manşetten okuruz. 21 Haziran'da ise "Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler" haberi vardır.Bu dönemde Türkçü yayınlarda bir patlama yaşandığına tanık olunur. Ancak Müttefiklerin zoruyla 1944'te bu yayınlar yasaklanır, Türkçüler de tabutlukları boylar.

Aslında Hitler, Atatürk döneminden başlamak üzere bilinçli bir politika gütmüş ve Türkiye'den büyük miktarlarda hammadde çekmiştir. (
Özellikle de savaş sanayii için ihtiyaç duyduğu kromu). Karşılığında Türkiye silah almak ister ama vermezler. Bunun yerine mamul madde satın almaları istenir. Nazi Almanya'sına krom satışı, Müttefiklerce 1944'te Türkiye'ye bir nota verilinceye kadar devam edecektir.

Görüldüğü gibi İnönü döneminde sadece Hitler'in bıyığına imrenilmemiş, 19 Mayıs gösterileri dahil pek çok alanda Naziler bal gibi örnek alınmıştı. Tabii basına talimatlar verilmesi, manşetlerin kaç punto ile atılması gerektiği gibi yukarıdan emirler, süresiz keyfi gazete kapatma rezaletleri de benzerlikler arasındaydı.

İşin garip tarafı, şimdi bize İnönücülük taslayan "
Cumhuriyet" gazetesinin, Milli Şef döneminde kapatılan ilk gazete olmasıdır. Kurucusu Yunus Nadi ile oğlu Nadir Nadi'nin daha Milli Şef safını belirlemeden önce Alman yanlısı bir tavır içine girmiş olmaları (ne hadlerine!) "Cumhuriyet"in aylarca kapalı kalmasıyla ödüllendirilmiştir! (Ne var ki, 1941'den sonra bu defa Almancılık geçer akçe olacaktır.)

Gazetesinin kapatılması Yunus Nadi'yi derhal harekete geçirmiş, eski dostu İnönü'yle görüşüp meseleyi halletmek istemiştir. Lakin ne mümkün! Bir çözüm yolu bulur ve doğru Ankara Garı'na gider. Milli Şef'i karşılayanlar arasına katılarak derdini anlatmaktır niyeti. Ancak hiç beklemediği bir tepki alır. "
Ticari maksatlar uğruna siyasi yazılar yazılmasına müsaade edemezmiş." Milli Şef. "Katiyen müsaade edemem" der ve Yunus Nadi'nin elini bile sıkmadan çıkar gider.

İşte oğul Nadir Nadi'nin patladığı an budur. "
Perde Aralığından"a, bugünkü tartışmalara ışık tutmak istercesine şu zehir zemberek satırları not düşer:

"
Sorumsuz bir cumhurbaşkanı nasıl olur da tıpkı Hitler gibi, Mussolini gibi hakaret edercesine uluorta bir arkadaşını paylardı?"

Anlaşılan, Nadir Nadi, "
Hitler ve Mussolini gibi" birisiyle karşı karşıya olduğunu cici gazeteleri kapatılınca anlamış. Peki ezanı Arapça okudu diye falakaya yatırılanların, Kur'an öğretiyor diye hapse girenlerin feryatlarını gazetelerinde yıllarca "Kara irtica hortluyor" diye yüreklerini soğutarak verenlerin feryat etmeye hakları var mıydı?Hitler'in 'uzun bıçağı'nın bir gün kendilerini de keseceğini düşünememişler miydi

Kadıköyde Açılan İlk Tarih Kitapçımız

0 yorum



Türkiye’de tarih üzerine açılan ilk kitapçı “Tarihçi Kitabevi” Kadıköy’de, Moda Caddesi üzerinde Ziraat Bankası’nın hemen yanında yer alıyor.
Kitabevi çalışmalarını Temmuz 2009’dan bu yana sürdürüyor. Burada her hafta çeşitli konularda söyleşiler, belirlenen bir kitabın o ay için tartışılması ve Osmanlıca kitap okuma kursu da veriliyor.

Türkiye’nin tarih üzerine açılmış ilk kitabevi olan “Tarihçi Kitabevi” özel bir isteğin sonucunda üniversitede iletişim okumuş olan ve Marmara Üniversitesi’nde Cumhuriyet tarihi üzerine master yapmış olan Necip Azakoğlu ve üniversitede sanat okumuş olan eşi Nevin Azakoğlu tarafından tarihe olan ilgilerinden dolayı 2009’da açılmış. Kitabevleri açıldığında, kendileri de bu alanda ilk olduklarından haberdar değillermiş.

“Tarihin neredeyse her dalıyla ve her dalın tarihiyle ilgiliyiz”

“Tarih sonsuz; konusu da, soruları da. Tarih, her açılımın içinde. Bugün artık tarih, okullarda bir dönem açılıp kapanan ders kitaplarından çok daha fazla bir şey. Tarihin neredeyse her dalıyla ve her dalın tarihiyle ilgiliyiz,” diyor Tarihçi Kitabevi’nin sahibi Necip Azakoğlu.

Kadıköy’de Moda Caddesi’nde sahaflık yapan Ali Çeliker Dağarcık Sahaf’ı kapatmış ve şu anda Tarihçi Kitabevi, Dağarcık Sahaf’ın yerinde faaliyetlerini sürdürüyor.

9 aydan bu yana faaliyetlerini sürdüren Tarihçi Kitabevi’nde, özellikle Anadolu tarihi üzerine kitaplar satılıyor. Anadolu tarihiyle ilgili bu coğrafyada var olmuş olan bütün kültürlerle ilgili kitap bulmak mümkün. Her cumartesi günü saat 15.00’de çeşitli konukların katıldığı söyleşiler de düzenleniyor. Bu söyleşilerin konusu sadece tarih değil; yaşadığımız hayat içerisindeki her şey bu söyleşilerin konusunu oluşturuyor.

En son, eski Turizm ve Tanıtma Bakanı Alev Coşkun, “Son Siyasal Gelişmeler ve Anayasa Değişikliği” adında bir söyleşi düzenledi. Bu söyleşilere kimler katılmamış ki; İdil Biret, Buket Uzuner, Erol Toy, Erhan Afyoncu, Hasan Pulur, Güngör Uras, Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Muzaffer Ayhan Kara ve Dublin Büyükelçisi Altan Cengizer. Söyleşilerin düzenlenmesinde eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cahit Kayra’nın da çabaları var. Mayıs ayı sonunda Mario Levi ile beraber söyleşiler de bitecek. Eylül ayında ise tekrar başlayacak.

Ayda bir de Prof. Dr. Belma Ötüç Basket’in yönetiminde belirlenen bir kitap okunarak okurlar tarafından tartışmaya açılıyor. Şimdiye kadar Oya Baydar’ın “Çöplüğün Generali”, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomere’si okutulmuş ve tartışılmış. Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi” adlı çalışması ise bundan sonra tartışılacak olan çalışma.

Osmanlıca dersleri de veriliyor

Tarihçi Kitabevi’nin çalışanı Yeditepe Üniversitesinde felsefe doktorası yapan Emre Tomruk Osmanlıca dersleriyle ilgili şunları anlatıyor:

Tarihçi Kitabevi’nde Osmanlıca kurslar da veriliyor. Haftada 4 saat olmak üzere, toplamda 40 saatlik ders sonucunda kursiyerler, Osmanlıca kitap okuyabilecek seviyeye geliyor. Bu kurslara,17 yaşından 93 yaşına kadar 15 kişi katılıyor.”

Yok denilmez, kitap mutlaka bulunur

Kitabevi’nde 2300’ün üzerinde kitap bulunduğunu söyleyen Tomruk, “Biz öğrencileri burada görmek istiyoruz. Üst katımızda öğrencilerin çalışma yapabileceği bir alan da mevcut. Burada amaç kâr değil, insanın önüne bir şey koyabilmek. İnsanlar bir kitap istediğinde, yok denilmemesi bizim için ilkesel bir durumdur. Ne olursa olsun bulunacak! Bu durum bizim için çok önemli. En son Sivas’tan kitap getirildi. Kitap siparişlerini internet üzerinden vermekteyiz. Nadir.com bu noktada kullandığımız bir sitedir. Gerektiğinde ulaşabildiğimiz tüm sahafları sürekli bir biçimde dolaşıyoruz,” diyor.

Emre Tomruk: “Kitapçıda Osmanlı dönemini anlatan onlarca kitap bulunuyor. Osmanlı’nın Anadolu tarihindeki 600 yıllık saltanatının sonucunda bu topraklarda bırakmış olduğu izleri çok önemli. Bizde Osmanlı üzerine kaynakların birçoğu bulunuyor. Osmanlıca dersler de bu noktada önem arz ediyor. Sadece Osmanlı dönemi değil, Osmanlı döneminden önceki dönemle ilgili kitaplar da bulunuyor.”

Tarihçi Kitabevi’nde Osmanlı tarihi, azınlıklar tarihi, ekonomi tarihi, Cumhuriyet dönemi tarihi bu noktada daha çok çalışmanın olduğu yayınlar olarak karşımıza çıkıyor.

“Amaç para değil, insanların bilgiye ulaşmasında aracı olmak”

Mayıs ayı dönemi içerisinde Tarihçi Kitabevi adı altında bir de yayınevi faaliyete geçecek. Yayınevinin kurulmasıyla ilgili bilgiyi Necip Azakoğlu veriyor: “Üniversitelerde yapılmış olan çok iyi lisans, yüksek lisans ve doktora tezleri bulunmakta. Ne yazık ki bunlar insanlara ulaşmıyor. Biz tarihle ilgili bu çalışmaları kendi gerçekliğimiz ekseninde ele almak istiyoruz. Kesinlikle kâr amacı gütmüyoruz. Örneğin ‘Kurtuluş savaşı döneminde Samsun ve Trabzon demiryolu hattı’ ile ilgili bir çalışmayı yayınlamak istiyoruz; buradan nasıl bir kâr elde edinilebilinir ki!”

“Farklı çalışmalarımız olacak bunlar bizi çok heyecanlandırıyor,” diyor Azakoğlu. “ÖrneğinMarmara Üniversitesi’nden 11 hocanın 11 konuyu belirleyerek hazırlayacağı bir inkilâp tarihi ders kitabı çıkacak. Bu durum bizim için çok önemlidir. Yaratacağı etki bizim açımızdan önem arz etmektedir. Eskiden çıkmış olan ama şimdi basımı yapılmayan kitapların da basımını hedeflemekteyiz. ‘Türkiye’de Köy Enstitüleri’ adı altında Fay KIRBY’nın Colombia Üniversitesi’nde doktora tezi olarak yapmış olduğu çalışma 1962 yılında imece yayınları tarafından yayınlandı. Ancak farklı bir 2.basımı yapılmadı. Biz yeniden bu çalışmayı basmak istiyoruz. Bu ve bunun gibi çalışmalar bizim için önemlidir. Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Satan’ın çalışmaları da basılacak.”

Azakoğlu, amaçlarının para değil, insanların bilgiye ulaşmasında bir aracı görevi görmek olduğunu belirtiyor. İleride de Tarihçi Kitabevi olarak çalışmalarını derinleştirerek, insana bilgiyi iletme noktasında aracı işlevini yerine getireceklerinin altını çiziyor.

Nazım Hikmet'in Zehirlenerek mi Öldürüldü?

0 yorum
2001 yılında, Aydınlar Ocağından bir heyet halinde Üsküp’e gittik. Orada, Üsküp Tiyatroları eski genel müdürlerinden İlhami Emin bize müthiş bir haber verdi. Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın, Doç. Emin Işık’ın, Beşir Ayvazoğlu’nun Dr. Nefi Demirci’nin ve Em. Alb. Şadi Polat’ın, yanında, Moskova’da yaşadığı bir olayı bize şöyle anlattı: “Nâzım Hikmet’in ölümünden bir süre sonra, Üsküp’ten birkaç arkadaşla Moskova’ya gittik. Baş sağlığı dilemek için Vera’nın evine de uğradık. Bir ara Vera, yanımızdan kalkıp dışarı çıktı. Sonra elinde bir defterle tekrar aramıza döndü. Bize dedi ki: “Nâzım, eceliyle ölmedi. Onu bizimkiler zehirlediler. Bu bir zan değil gerçektir. Öldüğü günün akşamı Nâzım’ı bir yemeğe davet ettiler. Böyle toplantılara birlikte giderdik. Nitekim Nâzım bana: ‘Kalk hazırlan’ dedi, fakat gelen adamlar, benim gitmemi istemediler. Sadece Nâzım’ı götüreceklerini söylediler, sonra birlikte çıkıp gittiler. Döndüğünde ben uyuyordum. Nâzım’ın öğürtüsüne uyandım. Banyo lavabosuna kusuyordu. ‘Çok fenayım! Midem ağzımdan çıkacak!’ diyordu. Onu yatağına yatırdım. Biraz sonra, şiddetli öğürtülerle tekrar kusmaya başladı. Midesi isyan halindeydi. Bir ara ben dalmışım. Sabahleyin uyandığımda, onu banyoda gördüm, ölmüştü. Halbuki hiçbir rahatsızlığı yoktu. Nâzım’ı zehirlediklerine samimiyetle inanıyorum. Otopsi yapmadılar. Ben bildiklerimi olduğu gibi bu deftere yazdım. Moskova’nın onu niçin öldürmek istediğini uzun uzun açıkladım. Alın bu defteri götürün!”
İlhami Emin devamla dedi ki: “Ben Vera’nın o defterini almak istedim. Fakat bizim eski bakanımız Fahri Kaya şiddetle itiraz etti ‘Sakın alma’ dedi. Gümrükte Rus Polisi bu defteri üzerimizde yakalarsa başımıza binbir türlü belâ gelir. Ben de korktum ve almadım. Sonradan öğrendiğime göre, Vera o defteri Türkiye’den gelen başkalarına vermiş. Onlar da Vera’nın yazdıkları Rusya‘ya, Sosyalizme ve Nâzım’a zarar verebilir düşüncesiyle defteri alıp yok etmişler. Yani yakmışlar!”
İlhami Emin de, anlattıklarını dinleyenler de hep hayattadırlar. Bizim Türkiyeli komünistlerimiz sövüp saymadan önce bu konuyu araştırmalıdırlar!
İddia ediyorum: Nâzım Hikmet’in Rusya’da beş paralık bir itibarı yoktu.
Moskova onu, âdeta bir paspas gibi kullandı ve öldürdü.
Nâzım’ın komünist arkadaşlarından Zekeriya Sertel, NAZIM HİKMET’İN SON YILLARI isimli eserinin 141-142. sayfalarında diyor ki:
-(Nazım) Bak şu partinin başında bulunan arkadaşlara derdi. Hiçbirinin ciğeri beş para etmez, kafaları işlemez. Ama boyun eğmesini becerdikleri için, partide şerefli mevkilere geçerler. Bana bunu çok görürler” Zekeriya Sertel diyor ki: “Nazım’ı parti eylemlerinin dışında tutuyorlardı. Onu toplantılara çağırmıyor, hiçbir meselede oyunu almıyor, ona aralarında yer vermiyorlardı.”
Nazım, Moskova’nın bu tavrına “gık” bile diyemeden öldü. Bu mu çok itibarlı kişi? Bu adam mı Türkiye’ye itibar kazandıracak?

Yavuz Baki-Türkiye

Nazım Hikmet'in Karısını Eski Kocasıyla Paylaştı

1 yorum
Nâzım Hikmet üzerine yazdığım yazılara, teşekkür mektupları ve telefonları yağmur gibi yağmaya başladı. Bunların içinde dört de Nazımperest var. İkisi Hürriyet yazarı: Ahmet Hakan ve Özdemir İnce. Okuyucular soruyorlar: “Nâzım Hikmet’in, son karısı Vera’yı, Vera’nın eski kocasıyla birlikte paylaştıklarını nereden biliyorsun? Açıkla!” diyorlar.
Bu dehşetli konuyu, Nâzım Hikmet’in can-ciğer arkadaşlarından, eski yoldaşlarından, meşhur komünistlerimizden Zekeriya Sertel açıkladı. Sertel’in 1987 yılında, MİLLİYET yayınları arasında çıkan çok önemli bir kitabı var. İsmi: Nâzım Hikmet’in Son Yılları. Sertel yoldaş, kitabının 249-250-251. sayfalarında şöyle yazıyor: “...Oysa, tutulduğu Rus kadını (Vera) evliydi ve bir çocuğu vardı. Rus kadını, 28 yaşlarında, genç ve güzelce bir kadındı. Kalın ve şehvetli dudakları vardı. O zaman Nâzım 58 yaşındaydı. Nâzım, ihtiyar ve hasta bir adamdı. Bu evlilik hayatı, nasıl olsa çok sürmeyecek ve kadın (Nâzım’dan) zengin bir mirasa konacaktı. Onun için Nâzım’a iki şart koşmuştu: Mutlaka resmi nikâh yapmak, hafta sonlarında (eski kocasının ) evine gidip, bir-iki gün çocuğuyla kalmak. Hatta Vera, Nâzım’la ilişkisini, kocasına da bildirmiş, ondan izin istemişti. Kocası, Nâzım’a kadar gelerek, karısının ileri sürdüğü bu iki şart üzerinde, ısrar etmişti. “Resmen nikâh yapmaz, karımın çocuğunu görmek için, haftada bir, eve gelmesine izin vermezseniz, ben de onu boşamam” demişti. Yani karı-koca, bu işi beraber kararlaştırmışlardı. Oyun açıktı, ama Nâzım, bunu görecek halde değildi. Vera’yla evlenebilmek için, bütün şartları kabule hazırdı. Nikâh da yapacaktı. Kadının çocuğunu görmesine de izin verecekti.”
Nâzım Hikmet, Vera’nın şartlarını kabul ederek, onunla resmen evlendi. Bu evliliğin sonunu, yoldaş Zekeriya Sertel, kitabının 259 ve 260. sayfalarında şöyle açıklıyor: “...Vera, bu kadarıyla da kalmadı. Hafta içinde de, canı istediği zaman, kapıyı çekip gidiyor, bir-iki gün görünmüyordu. Bunun için Nâzım’dan izin almak şöyle dursun, ona haber vermeye bile gerek duymuyordu. Nereye gidiyordu? Geceleri nerede geçiriyordu. Nâzım bilmiyordu. Bir gün, evliliğin nasıl gittiğini sorduğumda bana şu cevabı vermişti:
-Bilmediğin kadar mutluyum ben, dedi. Görmüyor musun be! Gençleştim be! Yahu Zikri (Zekeriya) şu yeni Sovyet kuşağı yok mu, alabildiğine serbest. Örneğin bizim Vera, istediği zaman, bana sormadan çıkar, gider. Günlerce gelmez. Nereye gider, niçin gider, nerede kalır, bana söylemeye bile lüzum görmez!”
“Bir zaman sonra, karı-koca, önce yataklarını, sonra odalarını ayırdılar!”
Ben, Nâzım Hikmet’in Ortam Yayınları arasında 6 cilt hâlinde çıkan ve 1152 sayfa tutan şiirlerini de yeni baştan okudum. Nâzım’ın Türkçesi, benim Türkçemdir. Fakat Nâzım Hikmet vatandaş olarak da, koca ve baba olarak da kötünün kötüsü bir adamdır. Bu adam mı Türkiye’ye itibar kazandıracaktır?
Türkçe’mizde, karısını bilerek ve isteyerek başka bir erkekle paylaşana ne denildiğini Ahmet Hakan’a ve Özdemir İnce’ye kim anlatabilirse anlatsın artık. Yoksa?..

Nazım Hikmet'in Rus Yanlılığı-1

0 yorum

Nazım Hikmet Gerçekleri-1

Nâzım Hikmet üzerine birkaç yazı yazdım. Türkiyeli komünistler ve Nâzımperestler, âdeta kudurdular. Çünkü putlarına dokundum. İlkel insanlar, putlarına dokunulmasına katiyyen tahammül edemezler. Köpüren ağızlarla sövmeye başlarlar.
Kütüphanemde üçyüzseksenbeş şiir kitabı var. Nâzım’ın bütün şiir kitapları onların arasında. Ayrıca onun: Kan Konuşmaz ve Yaşamak Güzel Şeydir Kardeşim romanlarını da gözden geçirdim. 1980 yılından itibaren, yeni Türk Cumhuriyetlerine on defa gidip geldim. O cumhuriyetleri anlatan yüzbir TV programı hazırladım ve sundum. Oralarda, soyumuzun şairleriyle, yazarlarıyla, fikir ve sanat adamlarıyla Nazım Hikmeti de konuştum.
Azerbaycan’da bana dediler ki:
“Nazım, yedi yaşında öldürülen bir Japon kızına şiir yazdı. Onun ağzıyla dünyaya seslendi. İyi mi etti? Elbette iyi etti. Ama buraya geldiği zaman, biz ona anlattık ki, Lenin ve Stalin de 140 bin Azerbaycan Türkü’nün öldürülmesine göz yumdular, emir verdiler, üzerimize Ermenileri ve Rus ordularını saldılar. Bizim nice şairlerimiz, yazarlarımız, âlimlerimiz Stalin’in zulmüne uğradı. Bunları bir bir Nazım’a anlattık. Ama o bizim büyük felaketimiz için değil bir şiir, bir mısra bile yazamadı. Niçin? çünkü Japon kızını Amerikalılar, bizim 140 bin canımızı da Ruslar öldürdüler. Nazım Hikmet Rus’un kanlı zulmüne çıt çıkaramadı.
Moskova bir gecede bir milyon Ahıska Türküyle Kırım Türkünü yerlerinden yurtlarından etti. 500 bin Özbek kardeşimizi katletti. Nazım bu cinayetler karşısında ağzını açamadı. Çünkü çok korkaktı. O Türkiye’de 12 yıl hapis yattı. Burada da 13 yıl göz hapsinde yaşadı. Sonunda: “Ben eşeklik etmişim” dedi ama iş işten geçtikten sonra...
Nazım milletimizin, dilimizin dinimizin, vatanımızın en kanlı düşmanı Stalin’e secde etti. Stalin de onu adam yerine koymadı. Nazım’ı, evinin içinde bile göz hapsinde tuttu. Bize karşı kullandı.”
Nâzım Hikmet üzerinde büyük oyunlar oynanıyor. Oyuncuların maksatları şiir değildir, edebiyat değildir. Maksatları, Nâzım Hikmet vesilesiyle, gençlerimizi Komünizm çıkmazına çekmektir. Türkiye’yi yeni baştan 1980 öncesine sürüklemektir. Yeniden beşbin gencimizin kanına girmektir.
Çeşitli zaaflarına rağmen, Nâzım Hikmet 24 ayar bir komünistti de. Eğer o, Komünizmin 1990 yılındaki gümbür gümbür yıkılışını görseydi ya bir kalp krizinden ölüp giderdi veya derhal intihar ederdi. Öylesine mükemmel bir komünistti. Şu mısraları, onun Piyer Loti şiirinden alıyorum:
“Bıktık be bıktık/İçinizden biri/Can verebilecekse bile/Açlıktan ölen öküzümüze/Burjuvaysa eğer/Gözükmesin gözümüze.”
Basitliği, bayağılığı, iptidâiliği görüyor musunuz?
Peki Nâzım Hikmet, fakir bir aileden mi geliyor? Bin kere hayır! O bir paşa torunu. Dedesi Nâzım Paşa, Boğaziçi burjuvazisinden. Babası Hikmet Bey, Süreyya Sineması Müdürü. Annesi Celile Hanım, yıllarca Paris’te yaşayan bir sosyete güzeli. Dahası var: Nâzım’ın Polonya’da yaşayan, bugün de Borjenskilerolarak bilinen akrabaları, Polonya burjuvazisinin kalburüstü kişileri. Ama Nâzım Hikmet, burjuvazi düşmanı, fakir fukara edebiyatçısı ha?
Nâzım Hikmet zihniyetiyle yaşayanlar, millî birliğimizin ve bütünlüğümüzün amansız düşmanlarıdırlar.



Kaynak-Yavuz. Bülent Bakiler